BİR BEN - I – (Anılarımdan)
İnsanlığın giderek, daha çok, hareketliliği nedeniyle çağdaş kentlerde yetişen bir bireyi olarak, evrensel değerleri özümsemiş olduğu kanısında olan, insanlık ve yurttaşlık bilinciyle yaşadığı ortama, şehrine, ülkesine, geleceğine ve tüm yaşam çevrelerinde yani evrensel barışa sahip çıkanlardan ve insanlık yaşamının yüzlerce yılda meydana getirdiği kimliklerin yol edildiğini bilerek, tüm olumsuzlukların varlığını yadsımadan yaşayan ve kendini gizleyen önde olmaktan hoşlanmayan biri olarak, hayatın yaşanmışları bitince çoğu kimsenin olanları hatırlamadığını, sadece bir şeyler söylenmesinin bahane ve teselli amaçlı olduğunu bilen, ama bir süre sonra herkesin kendi hayatına geri döndüğünün farkındaki bir birey olmanın getirdiği sosyal yaşamı sürdüren biriydim... Ta ki.... İnsanlar yeni meraklara, tutkulara yelken açarken, bizler kendi işimize bakarız. Yola çıkmak için iyi bir neden ararız, nedense vasati, ortalama değerler sınırlandırmaları içinde. Bazen bir şeyleri uzun uzun anlatmak yerine göz göze gelindiğinde bile ne hissettiğini anlayacak birisi’ni ararız. Bulamayınca aşağı inen bir boşluk içinde yüzdüğümüzü düşündüğümüz olur, o zaman, tevekküle sığınıp ‘’zaten hayat böyle, ne yapalım’’ deriz... Ta ki.... Çok küçük bir an yaşandı, zamanın bütünüyle durma noktasına geldiği an... Önceleri sizi sinirlendiren, öfkelendiren veya coşkulara sevk eden şeylerin, konuların, uğraşların yerini başka şeyler alır. Hayatın çok kısa ölümün ise, fark etmeyecek olsak bile, uçarcasına koşarak eşlik ettiğimiz bir gerçek olduğunu kavrıyorum. Engel olamıyorsunuz, durduramıyorsunuz ne sevgi ile, ne dua ile ve ne de tedavi yoluyla... Zamanı gelince bu gerçekle karşılaşınca, ne kadar sürüyor biliyor musunuz.?... Saniye, an, bunu belirsiz yaşayanlara ani, yaşayana sonsuz kadar uzun... O belirlenmiş an’da ise olayın süratine ayak uyduramıyorsunuz, bunu yaşayan insanın paniklemesine, korkusunun çaresizliğine, acısına, öfkesine tanık oluyorsunuz, ölümü görüp elliyorsunuz, ama yok, yok... Elden gelen bir şey yok, yok!... Bunları yaşadıktan sonra ciddiyetlerin gereksiz ve gülünç olduğunu görüyor, gelip-geçer olaylara, olgulara önem vermiyor, zamanın bitişine kadar ‘’zamanın'ın’’ boşluğunu doldurmaya, işlerini iyi, en iyi yapmaya çalışıyorsun, kalplere girip sevgilerini kazanmaya, onlar yaşadıkça anılarında, hatıralarında var olmak istiyorsunuz... Ama... Her hal ve şartta devam edecek bir birlikteliğin kıymetini anlıyorsunuz, beraber bir şeylerin paylaşılmasında, ortaya çıkartılmasında, üretilmesinde, zamana bağlı olmadan, yan yana gelip bir şeylere vesile, aracı olmak istiyorsunuz. Toprağın altında gireceğinizi ama bedenlerde ruh halinizi yaşatmak istediğinizi fark ediyorsunuz... Elektriklenmeleri yüksek voltajda yaşamak istiyorsunuz, sanki şaka gibi yaşanmaktansa... Ama birey olmaya, hatta yalnız olmaya öylesine alışkın olan bu insanlar, etraflarındaki herkesin de kendileri gibi birer birey olmasına dayanamıyor, paylaşılmış bir yalnızlık duygusunu yaşamaya alışılmış olmanın getirdiği tembellikle... Yani artık bu sokakta değil, bütün şehirde bir başıma kaldım, sanısı... Yalnızlık, başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor, başkaları yoksa, yalnız değilsin ki!... Ama; bir şeyleri gördüğünde, dinlediğinde, izlediğinde, yanında olsa da paylaşsan istiyorsun. Gün batımı başladığında, şafağı göremezsem diyorsun, zaman içinde hayatın ritmini daha bilinçli yakalamak istiyorsun. Yalnızlığınla baş etmeyi ve yaşamın girdaplarında kendini hafifletmeyi, suyun üstünde kalabilmeyi öğreniyorsun ki, kişisel yaşam yalnızlığında daha hızlı yol alabiliyorsun, çünkü bireysel sınırlarını bilmiyorsun; hayatında meydana gelen bir olay, bir felaket, bir acı sonrası ayakta kalmaya çalışıyorsun. Meşgul olacak uğraşlar bularak, yaşam boşluklarını doldurmaya çalışıyorsun, bir sürü iş yapıyormuş gibi olup, o işler vesilesi ile yeni tanışlara ulaşıp, dünyalarında yer almak istiyorsun. Hayatın kendi içindeki matematiğinde çözümsüzlük unsuru olmak istemiyorsun. Geçen zaman içinde duyarlılıkların derecelerinin değiştiğini anlıyorsunuz, akıl sağlığınızı rehabilite (iyileştirmeye, sağlıklılaştırmaya) etmeye uğraşıyorsunuz. Çünkü bütün bu olup bitenler, ‘her şeyin bir sonu vardır’ ilkesinin doğrulanmasından, insanoğluna bu düsturun anımsatılmasından öte anlam taşımıyordu ki. Her şeyin bir sonu olduğunu bilip, nasıl yaşayan her canlı ölüyorsa, her eşya bir zaman sonra eskiyorsa ve bu, bizlerce normal karşılanıyorsa, ya da, en azından kabul edilebiliyorsa, yaşamımıza, habersiz, her an son verilebilecek olması da, aynı tevekkül duygusuyla kabul edilebilmeli. Korkunun sebebi de bu işte: Bilinmezlik. Uykunun ortasında bile kalkıp hayata, yaşama ‘’selam’’ diyorsunuz... Selam sevdiklerim, selam sevenlerim ve hatta sevmeyenlerim, iyi ki varsınız ve iyi ki sizler bana nasip edildiniz... Hamd olsun, hala yaşıyor ve nefes alıyorum... Hamd olsun, bana bir yaşam hakkı daha ihsan eden Rabbime...
(Devamı Var...)
Bir ben -1 -…
|